California Üniversitesi Tarih Profesörü Edward Watts, Mortal Republic (Ölümlü Cumhuriyet) isimli kitabında eski Roma’nın çöküşünün ardındaki nedenleri sorguluyor ve ABD’nin bu nedenlerden ders alabileceği çağrısını yapıyor…
Roma Tarihi dersi vermeye başladığında, öğrencilerden gelen temel sorulardan birinin, Roma İmparatorluğu ile ABD’ni karşılaştırmak olduğunu söylüyor Watts…
Watts’ın dediğine göre öğrencilerin bugün en fazla merak ettiği konu ise; ABD’nin de sonunun Roma gibi olup olmayacağı… Watts’ın bu konudaki yorumları oldukça ilginç. Şöyle diyor Watts;
‘’ABD’nin temsili demokrasi olduğunu hatırlayalım. Oysa bugün yaşadığımız siyasi sistemde temsili bir durum söz konusu değil. Roma İmparatorluğu gibi, ABD’nde de doğrudan demokrasi olduğunu söyleyemeyiz. Her iki sistemde de liderler seçmenler tarafından seçilir ve kararları onlar alır. Eğer alınan kararların sonuçları kötü olursa sorumlusu da onlardır. Fakat, geldiğimiz noktada halkı temsil edenlerin ilkeli kararlar almayı durdurması veya popüler görüşün etkisi altında karar alması, sistemi başka bir boyuta taşımaya başladı. Bu durumu Roma’nın çökmeye başladığı dönemde görmüştük. Bu durumda kurumlarını koruyup korumamak ABD halkına kalmış bir durum. Roma halkının yapması gereken sistemlerinin temellerini anlamak olmalıydı. Bu sistem uzlaşma ve konsensüs üzerine kurulmuştu. Sonuçta kötü bir karar vermektense karar vermemek daha iyidir. Temsili sistemlerin felaketi önlemek için yapması gereken, herkesi masaya oturtup uzlaşma aramak olmalıdır. Roma’da bu sistem 300 yıl boyunca başarılı bir şekilde çalıştı. Fakat; son yüzyılda tüm iletişim imkanları uzlaşma sağlamak yerine siyasi düşmanları engellemek veya cezalandırmak için kullanıldı. Bu da sistemdeki iyi niyetin sonunu getirdi, seçmenlerin düşüncelerini zehirledi.’’
Uluslararası barış için uzlaşma kültürünün gelişmesi çok önemli. Donald Trump’ın nükleer antlaşma, Kuzey Amerika Serbest Ticaret Antlaşması (NAFTA), Pasifik Ötesi Ortaklık (TPP) ve Paris İklim Antlaşması’nın ardından Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ‘dan da resmen ayrılması uzlaşma kültürüne gerçek anlamda zarar veren başlıca adımlar olmuştu zaten… Önce zihinlerdeki ‘’savaş’’ düşüncesi yok edilecek ki, ‘’barış’’ içinde bir geleceğin inşaası mümkün olabilsin…
(Yukarıdaki paragraflardaki bilgiler Dünya Gazetesi yazarlarından Didem Eryar Ünlü’nün 04.01.2019 tarihli makalesinden faydalanılarak aktarılmıştır)
25 Mart 2025’te Donald Trump’ın Beyaz Saray’da düzenlediği ‘’Yunan Bağımsızlık Günü’’ resepsiyonunda ABD Ortodoks Kilisesi Başpsikoposu Elpidoforos, Trump’a hitaben ‘’Bana büyük Roma İmparatoru Büyük Konstantin’i hatırlatıyorsunuz. Bu İmparator sayın başkan, benim doğduğum yer olan Konstantinopolis şehrini kuran ve inşa eden kişidir. Bu yer bugün İstanbul olarak bilinmektedir.’’ Dedikten sonra Trump’a bir haç hediye ederek ‘’git ve zafer kazan’’ da demiştir…
Yani Trump’daki grandiyöz duyguların aynı zamanda başkaları tarafından da iyice körüklenmesi durumu da onda bir ‘’kimsenin karşı koyamayacağına inandığı güç sarhoşluğu hali’’ yaratmış vaziyette. Çok tehlikeli bir gidişat bu ama… Hem tüm dünya, hem de ABD adına…
Maduro ise 1962 Caracas doğumlu, liseden sonra eğitimine devam etmeyen, 1986’da sendikacılık eğitimi için 1 yıllığına Küba’ya gönderildikten sonra ülkesine dönüp hayatını otobüs şoförlüğü ve sendika organizatörlüğü ile idame ettirirken 80’li yılların sonlarında Hugo Chavez ile tanışması sonrası hayatı bir başka yöne evrilen birisi…
1992’de Chavez’e yönelik yapılan başarısız darbe girişiminde Chavez’e destek veren Maduro ilk olarak bu esnada başkanın gözüne girmeyi başarır. Bu süreçte de o dönemler Chavez’in avukatı olan eşi Cilia Flores ile tanışır. Flores de sonrasında milletvekili seçilip, hatta meclis başkanlığı da yapacaktır…
Maduro da Chavez’e yakınlığı sayesinde 2000 yılında milletvekili, 2005’te meclis başkanı, 2006’da da Chavez’in dışişleri bakanı ve 2012’de de Chavez’in başkan yardımcısı olarak görev yapar. 2013’te de kanser nedeniyle Chavez’in ölümü sonrası az bir farkla da olsa başkan seçilir…
Ancak giderek ekonomik olarak küçülen ve enflasyonun da yüzde 130 binlere fırladığı Venezuela’da artık halk isyanlardadır ve 2019 yılında da Venezuela Ulusal Meclisi Maduro’nun seçimi adil yollarla kazanmadığına ve ülkenin devlet başkanı olmadığına hükmeder…
Ve 2019’dan bu yana da aralarında ABD’nin de olduğu 50’den fazla ülke Maduro’yu devlet başkanı olarak tanımamaktadır…
Maduro iktidarda olduğu yıllar boyunca uyuşturucu ve silah ticareti yapan bir örgüt olan ‘’Güneşler Karteli’’ nin lideri olmakla suçlandı. Mart 2020’de New York güney bölgesi savcılığı, Maduro hakkında narkoterörizm iddianamesi hazırladı.
Sonuç itibarı ile al birini vur öbürüne misali, hangi birini tutsan elinde kalıyor…
Trump’ın yaptığı eylem; bir ulus devletin sınırlarına tecavüz, onların kendi kendilerine çözüm üretme hakkına saygısızlık ve sahip oldukları zenginliklere çökme operasyonu olarak asla ve asla onaylanamaz, desteklenemez. Aksi takdirde gemi azıya alıp buna benzer eylemlerini de arttırarak sürdürecektir…
Maduro ise kendi halkına diktatöryel bir yönetim sergileyip, ülkesinin zenginliklerini halkının faydasına kullanmayıp, karanlık yeraltı örgütleriyle zehir ve silah tacirliğine soyunmuş olan kirli bir adam. Ancak tüm bunların karşılığı olan cezai müeyyideleri uygulaması gereken de ancak ve ancak yine Venezuela halkı olmalıydı…
Hal böyleyken tüm bunlardan payımıza düşen kıssadan hisseleri alabilirsek ne mutlu bize! Benzer durumların dönüp dolaşıp da canım ülkemize de sirayet etmeye başlaması halinde ise vay halimize!
Yoksa ince ince, alttan alttan başladı da biz mi farkında değiliz?! Maazallah…
Zaten tek düsturumuz Mustafa Kemal Atatürk’ün yolu oldukça korkuya mahal yok! Yeter ki büyük Atamızın klavuzluğundan ayrılmayalım… Eninde sonunda iyiler kazanacaktır…
Sağlıcakla kalın!..
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!