Spor tarihi araştırmalarda ülke çapında tanıştığım bir çok isim oldu. Hemen hepsi de spor tarihimize çok kıymetli katkıda bulundular. Dostlarımızdan, Gaziosmanpaşa Üniversitesi öğretim üyesi değerli hocamız Fehim Kuruloğlu onlardan bir tanesi. Bir de Spor Tarihi Araştırmaları ismiyle akademik spor tarihi dergisi çıkartıyorlar.
Yine Galatasaraylı Esra Ermiş hocam var. Çok kıymetli çalışmaları var Galatasaray tarihi özelinde. Beşiktaş’tan kıymetli Gökhan Aksoy hocamız var. Zannediyorum güzelde bir çalışma hazırlıyorlar, Beşiktaş tarihine güzel katkılar sunacaklar. Yakında duyurulur.
Bir de Fenerbahçe Tarihi Organizasyonu adı altında çalışan Fenerbahçeli dostlar var. Barış Kenaroğlu ve Eymen hocalarımızla tanışma, birlikte spor tarihimize katkı sunma şerefine eriştim. Rehberleri, Türk tarihçiliğinin önemli isimlerinden Prof. Dr. Vahdettin Engin hocamla birlikte önemli çalışmalar yapıyorlar.
Dostlarımız da İzmir ve özellikle Karşıyaka tarihine yönelik çeşitli arşiv ve koleksiyon malzemesini zaman zaman bizlerle paylaşırlar eksik olmasınlar. Birçok yeni bilgi ve belge ile literatüre önemli kazanımları oluyor.
Tarih sever birisi olarak ulusal spor tarihimize katkısı olan adını saydığım veya sayamadığım tüm dostlarımızı kutluyor ve Karşıyakamızdan selamlıyorum.
Geçen haftalarda Barış Eymen hocamızın gönderdiği belge, Karşıyaka tarihine önemli bir katkı sunuyor.
Koleksiyoner olarak tanıdığımız özellikle Fenerbahçe tarihine yönelik katkıları da bulunan Sn. Seyhun Binzet’in bir müzayededen satın aldığı Sevimli Ay mecmuasının Eylül / 1927 sayısında, Kaf Sin Kaf’ın “bel kemiği” Vahyi Oktay röportajını tespit etmişler.
Zekeriya Sertel’in İstanbul’da çıkarmaya başladığı Resimli/Sevimli Ay, 1924 yılında halkın kültür seviyesini yükseltmek ve okuma oranını artırmak amacıyla halkın anlayacağı dilde hikaye ve makale yayınlamaktadır. Dönemin münevverlerinden, gazeteci ve yazar, Türk sporunu ve sporculuğunu, yaptığı katkılarla yükselten spor insanı Çelebizade Sait Tevfik Bey’in Romanya milli maçı sonrası, Vahyi bey ile yapmış olduğu beş sayfa Osmanlıca röportajı el yazısı ile transkript ederek hem Karşıyaka tarihine hem de ülke spor tarihimize önemli bir katkıda daha bulundular.
Bende naçizane sadeleştirip, özetleyerek yazdım ve değerli bir okuma sunmak istedim Karşıyaka’mıza, İzmir’imize. İstanbul’daki dostlarımıza teşekkürlerimi sunuyorum.
Vahyi Oktay ile ilgili bilinmeyenlerin aydınlandığı makale sizlerle.
Kaf Sin Kaf’ın ilk ulusal futbolcusu Vahyi Oktay’ı, ilk şampiyonluğumuzun 100. senesinde saygıyla anıyorum.
Milli Takımın Yeni Orta Saha Oyuncusu İzmirli Vahyi Bey
Vahyi Bey şöyle anlatıyor: Bir gün Ankara sokaklarında büyük bir haber yayıldı. Mustafa Kemal Paşa’nın geleceği duyuldu. Üzüntü içindeki halk, kurtuluş umuduyla çok sevindi. Mustafa Kemal Paşa’nın gelişiyle her türlü çalışma yeniden canlandı. Birer birer yeni kulüpler açılmaya başladı.
Yazar: Çelebizade Said Tevfik
Vahyi Bey’i iki yıl önce Fenerbahçeliler ile İzmir’e gittiğimde tanımıştım. İzmirli sporcular bizi çok sıcak karşılamıştı. İlk maçımızı Karşıyaka Spor Kulübü ile yapmıştık. Herkes bizim kazanmamızı bekliyordu ama Karşıyaka savunması o kadar fedakarca oynadı ki maç berabere bitti. Bu sonuçta Vahyi Bey’in payı büyüktü.
Daha sonra onu İzmir’deki birçok maçta izledim. Sonunda futbol federasyonu da onu fark etti ve sadece İstanbullulardan oluşan milli takıma seçilen ilk İzmirli oyuncu oldu. Vahyi Bey, takıma ve ortama yeni olmasına rağmen çok başarılı oldu. Kendisi sessiz, nazik ve kibar bir gençtir. Konuşmak yerine dinlemeyi sever ve mesleği öğretmenliktir. Ondan spor hayatını yazmasını istediğimde hemen kabul etti ve bu anıları paylaştı.
Çocukluk ve Savaş Yıllarında Futbol
Vahyi Bey’in spor hikayesi şöyle başlıyor:
Futbol hayatımın beni Türk futbolunda önemli bir yere getireceğini bilseydim, anılarımı not alırken hiç zorlanmazdım. Ama şu an yazarken biraz heyecanlıyım. Ben, vatanın çok zor günler geçirdiği, savaşların yaşandığı bir dönemde yetiştim. Ailemin çoğu asker olduğu için evde hep savaşlar konuşulurdu.
Başta bu konularla ilgilenmesem de zamanla ben de vatanın durumunu yakından hissetmeye başladım. O üzüntülü yıllarda Ankara’daydık. Ankara’da eğlenecek pek bir yer yoktu, vaktim mahalle oyunlarıyla geçerdi. Sonra ailem beni o zamanki adıyla "sultani" mektebine (liseye) gönderdi. Futbolla ilk kez okulda tanıştım. Okul bahçesinde topun sesini duyunca hemen o tarafa koştum. Diğerleri gibi ben de büyük bir heyecanla izlemeye başladım. Ortada büyük, deriden bir top vardı.
Futbol Aşkı ve İlk Gruplar
Gençler okul bahçesinde topun peşinde ter döküyor, birbirlerini şaşırtmaya çalışıyorlardı. Artık bu oyunun en sıkı takipçisi olmuştum. Futbol oynama isteğim her geçen gün artıyordu. Bir gün oyun sırasında kale arkasında duran çocukların arasına katıldım. Top kale arkasına kaçtığında onu yakalayıp geri atmak bizim için büyük bir fırsattı.
Kendi aramızda gruplar kurduk. Top bize geldiğinde paslaşıyor, sonra asıl sahiplerine veriyorduk. Bir top satın almayı çok istiyorduk ama paramız yoktu. Çaresizce, kendi yaptığımız veya gücümüzün yettiği küçük toplarla büyükleri taklit ederek oynamaya devam ettik.
Her yerde futbol oynamaya başlamıştık ama küçük toplar bizi tatmin etmiyordu. Sonunda büyüklerin kulübüne girmeye karar verdik. Ancak kulübe girmek için para gerekiyordu. Bu parayı hemen bulmak imkansızdı. Ben de her gün aldığım harçlıkları biriktirmeye başladım.
Kurtuluş Savaşı ve Ankaragücü Günleri
Sonunda gereken parayı biriktirip kulübe üye oldum. Ancak bu sefer de bana sıra gelmiyordu. Bir süre sonra savaş ve mütareke dönemi başlayınca futbol faaliyetlerimiz durdu. Herkes çok üzgündü. Derken, Atatürk önderliğinde kurtuluş mücadelesi başladı.
Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya gelişiyle her yer bayram yerine döndü. Her alanda olduğu gibi spor kulüpleri de yeniden açıldı. Türkiye’nin her yerinden gelen futbolcular Ankara’da yeteneklerini sergiliyordu. Bu sırada ben de futbolun inceliklerini kavramıştım.
Maçlarda eksik olan takımların kadrolarını doldurarak dikkat çekmeye başladım. İlk kez lise takımına kaleci olarak seçildim. Ama kale içinde beklemek bana göre değildi, koşmak ve hücum etmek istiyordum. Savunma oyuncusu (müdafi) oldum. Daha sonra okul değiştirip öğretmen okuluna (Darülmuallimin) geçtim. Orada futbol takımı olmadığı için Turan Sanatkaran Gücü(günümüzde ANKARAGÜCÜ) takımına girdim.
İzmir'e Dönüş ve Kaf Sin Kaf’a İlk Ulusal Gurur
İzmir’in kurtuluşundan sonra hemen çocukluğumun şehri İzmir’e döndüm. Gelir gelmez Karşıyaka Kulübü’ne katıldım. Üç yılı aşkın süredir Karşıyaka’nın bir üyesiyim. Bugün iyi bir oyuncuysam bunu kulübüme borçluyum. Karşıyaka sayesinde İzmir’de tanındım. Takımımızda hep sol orta saha (sol muavin) olarak görev yaptım. En heyecanlı maçlarımı hep kendi kulübümle yaşadım. 1926 yılında Karşıyaka ile İzmir şampiyonu olduk.
Şampiyonluktan sonra Romanya takımıyla yapılan maçta İzmir karmasında oynadım. Oradaki oyunum beğenilmiş olmalı ki beni İstanbul’da yapılacak milli maça davet ettiler. Hayallerime yaklaşıyordum. İstanbul’da maçtan önce takım kaptanı Nihat Bey’in ilgisi beni biraz rahatlattı. Ama maça çıkarken o kadar heyecanlıydım ki kendimi kaybedecek gibiydim.
Hakemin düdüğüyle heyecanım geçti ve sadece görevime odaklandım. Maçı kazanmak için çok uğraştım ama ne yazık ki ilk milli maçımı kaybettik. Sonradan gazetelerde oyunumuzun beğenildiğini, yenilginin başka sebepleri olduğunu okudum. Görevimi yapmış olmanın huzuruyla çok sevdiğim İzmir’e ve kulübüme geri döndüm.
Vahyi Bey'in bu anıları, hem bir öğretmenin hem de bir sporcunun disiplinini yansıtarak Karşıyaka ve Türk futbol tarihine ışık tutmaktadır.
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!