1932 yılının Ekim ayı, şehrin en büyük entelektüel değerlerinden birinin vedasını simgeler. 6 Ekim sabahı, Karşıyaka’nın tanınmış mekanlarından Zeytinzade Remzi Bey’in Melek Sineması olarak bildiğimiz o dönemki adı Lüks Sineması olan mekanın alt katında kıraathanesinde yankılanan tek bir kurşun sesi, Türk edebiyatının en hassas kalplerinden birini durdurmuştur.
Bu intihar, rastgele bir vazgeçiş değil, bir babanın evlat acısı karşısında aldığı nihai ve trajik bir karardır.
O günün gazete kupürleri, olayı büyük bir üzüntüyle okuyucularına duyurmuştur. Vakit gazetesinin 8 Teşrinievvel (Ekim) 1932 tarihli nüshasında, "Tokadizade’nin Ölümü: Ölen oğlundan ayrılamıyan ince duygulu baba" başlığı altında, Şekip Bey’in vefatı ve bu vefata giden süreç detaylandırılmıştır.
Haberlerde vurgulandığı üzere, Şekip Bey’in yirmi sekiz yaşındaki oğlu Nasır Bey, Emlak ve Eytam Bankası’nda memur olarak çalışırken tifo hastalığına yakalanmış ve aynı günün sabahında hayata gözlerini yummuştur. Şair, bir süredir tifo ile pençeleşen oğlunun başucundan ayrılmamış, hatta dostlarına "Oğlum ölürse ben de kendimi öldürürüm" diyerek bu kaçınılmaz sona işaret etmiştir.
Şekip Bey’in intiharı, dönemin entelektüel çevrelerinde büyük bir şok yaratmıştır. Son Posta gazetesinin 9 Teşrinievvel 1932 tarihli nüshasında yer alan "İzmir, Tokadizade’yi Nasıl Kaybetti?" başlıklı haberde, şairin intihar etmeden önce pantolon cebinde bir haftadır tabanca taşıdığı ve bu tabancanın aslında bankacı olan oğlu Nasır’a ait olduğu belirtilmektedir.
Haberin detaylarında, Şekip Bey’in oğlunun ölümünden habersiz olduğu bir anda kahveye geldiği, ancak aslında bu acıyı hissettiği ve hazırlıklı olduğu vurgulanır.
İzmir’in Kalbinde Bir Entelektüel: Doğum, Aile ve Tilkilik Yılları
Tokadizade Şekip Bey, 12 Haziran 1871 tarihinde İzmir’in en köklü ve tarihi semtlerinden biri olan Tilkilik’te dünyaya gelmiştir. Ailesi, dedesinin Tokatlı olması hasebiyle "Tokadizade" lakabıyla anılmaktadır. Bu lakap, Şekip Bey’in hem eserlerinde hem de sosyal hayatında bir imza gibi yerleşmiştir. Babası Tokadizade Mehmet Nuri Efendi, hem Osmanlı Bankası’nda üst düzey bir görevli hem de döneminin saygın şairlerinden biriydi. Annesi ise Rabia Hanım’dır. Şekip Bey’in entelektüel kimliğinin oluşmasında, babasının edebiyata olan tutkusu ve evindeki zengin kütüphane tartışmasız en büyük rolü oynamıştır.
Şekip Bey’in eğitimi, dönemin tipik bir Osmanlı aydınının geçirdiği evreleri kapsamakla birlikte, İzmir’in kozmopolit yapısından dolayı bir zenginlik sunar. Rüşdiye eğitimini tamamladıktan sonra İzmir Müftüsü Mehmet Said Efendi, Şeyhzade Hafız Ali Haydar ve Leblebicizade Tevfik gibi isimlerden klasik Arapça, Farsça ve edebiyat dersleri almıştır. Ancak onu çağdaşlarından ayıran en mühim özellik, sadece Doğu ilimleriyle yetinmeyip, bir Hristiyan öğretmenden felsefe, kimya, coğrafya ve Batı düşüncesi üzerine dersler almasıdır. Bu durum, onun Türkiye’nin en önemli entelektüellerinden biri olarak kabul edilmesinin temel nedenidir:
O, Doğu’nun hikmeti ile Batı’nın rasyonalizmini kendi zihninde harmanlayabilmiş nadir şahsiyetlerdendir.
İzmir ve Karşıyaka, Şekip Bey için bir varoluş biçimidir. Şehrin kültürel dokusuna nüfuz etmiş, belediye meclis üyeliği yapmış, kız lisesinde edebiyat öğretmenliği yaparak yeni nesilleri yetiştirmiştir. İzmir’in işgal edileceği söylentileri üzerine İzmir Müdafaa-yı Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer alması, onun bu şehre olan sadakatinin en somut siyasi belgesidir.
İttihatçı Yıllar ve Siyasi Mücadele: Meclis-i Mebusan’dan Sürgüne
Şekip Bey’in hayatındaki en dinamik ve aynı zamanda en fırtınalı dönem, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) ile olan ilişkisidir. II. Meşrutiyet’in ilanından önce, Binbaşı Hüseyin Bey vasıtasıyla cemiyete dahil olan Şekip Bey, İzmir teşkilatının dokuzuncu üyesi ve umumi kâtibi (genel sekreteri) olmuştur. Bu dönemde cemiyetin İzmir’deki fikirsel örgütlenmesini yöneten isimlerin başında geliyordu.
1908 yılında Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte yapılan seçimlerde, Aydın Vilayeti Saruhan (Manisa) Sancağı’ndan mebus seçilerek Meclis-i Mebusan’a girdi. Mebusluk dönemi, onun imparatorluk meselelerine dair görüşlerini en açık şekilde ifade ettiği yıllardır. Ancak Şekip Bey, dogmatik bir partizan değildi. 31 Mart Vakası’ndan sonra cemiyetin bazı politikalarına ve parti içi muhalefete duyduğu tepki nedeniyle İttihat ve Terakki’den istifa etmiştir. 1912’de meclisin feshedilmesiyle İzmir’e dönmüş ve siyaseti bir kenara bırakarak ticaret hayatına atılmaya çalışmıştır.
Onun siyasi hayatındaki en hüzünlü sayfa ise 1899 yılındaki Bitlis sürgünüdür. Abdülhamit döneminin meşhur "jurnal" mekanizması, Şekip Bey’i de hedef almıştır. İzmir’de yayınlanan Hizmet gazetesindeki hürriyet yanlısı yazıları ve "erbab-ı mefsedet" (bozguncular) ile olan yakınlığı nedeniyle Bitlis’e sürülmüştür.
Bitlis Sürgünü ve Abdülhalim Memduh ile Kader Birliği
1899 yılında gerçekleşen Bitlis sürgünü, Şekip Bey’in biyografisinde bir kırılma noktasıdır. Bu sürgün, dönemin İzmir Maarif Müdürü Emrullah Efendi ile birlikte Paris’e kaçma teşebbüsleri ve sonrasında İzmir’e dönüşlerindeki siyasi takip neticesinde gerçekleşmiştir. Şekip Bey’e bu zorlu yolculukta Tevfik Nevzad, Mevlevi Şeyhi Nureddin Efendi ve edebiyat tarihçisi Abdülhalim Memduh gibi isimler eşlik etmiştir.
Abdülhalim Memduh ile olan bu sürgün arkadaşlığı, dönemin entelektüel dayanışmasının en önemli örneklerinden biridir. Bitlis’te geçirdikleri süre boyunca ağır denetimler altında tutulmuşlar, haklarında her iki ayda bir İstanbul’a "jurnal" (rapor) gönderilmesi emredilmiştir. Bu süreç, Şekip Bey’in şiirlerinde daha sonra görülecek olan "huzursuzluk" ve "dünyadan elini eteğini çekme" isteğinin ilk tohumlarını atmıştır. Yaklaşık altı ay süren bu sürgün hayatı, bir affın ardından sona ermiş ve Şekip Bey İzmir’e dönmüştür; ancak dostu Abdülhalim Memduh, yeni bir sürgün korkusuyla yurt dışına firar etmiş ve 1905’te İngiltere’de vefat etmiştir. Şekip Bey’in dostlarını ve yol arkadaşlarını birer birer kaybetmesi, onun ilerideki karamsar ruh halini besleyen temel unsurlardan biri olmuştur.
Şairliği ve Edebi Kimliği: "Muzdarip Bir Ruhun Notaları"
Tokadizade Şekip Bey’in şairliği, tek bir ekole hapsedilemeyecek kadar zengindir. Akademik kaynaklar onun edebi hayatını genellikle üç döneme ayırır. İlk döneminde, Ziya Paşa ve Muallim Naci etkisinde klasik tarzda şiirler kaleme almıştır. Bu dönemde aruz veznindeki ustalığıyla dikkat çekmiş, "Nazire" türündeki eserleriyle geleneksel şiirin son büyük temsilcilerinden biri olarak görülmüştür.
İkinci dönemi (1909-1925), "Tereddüt Dönemi" olarak adlandırılır. Bu yıllarda şair, hem şekil hem de muhteva bakımından büyük bir arayış içindedir. Abdülhak Hamid Tarhan’ın Makber eserinin etkisiyle isyankâr bir havaya bürünmüş, ölüm ve varoluş temalarını derinlemesine sorgulamıştır.
Üçüncü döneminde ise Mevlevilik tarikatına intisap etmesinin etkisiyle daha mistik ve tasavvufi bir çizgiye kaymıştır. Şiirleri Servet-i Fünun, Mahfil, İçtihad ve Ma'lumat gibi dönemin en prestijli dergilerinde yayınlanarak geniş kitlelere ulaşmıştır.
Şekip Bey, İzmir’in edebi hayatında da bir otoriteydi. 1931 yılında kurulan İzmir Edebiyat Cemiyeti’nin ilk başkanı seçilmesi, onun bu saygınlığının bir nişanesidir. Ancak bu başkanlık dönemi, genç kuşak temsilcilerinden Behçet Kemal Çağlar ile yaşadığı sert bir polemik neticesinde sona ermiştir. Şekip Bey’in geleneğe bağlılığı ile yeni neslin dinamizmi arasındaki bu çatışma, onun cemiyetten istifa etmesine yol açmış ve şairi kendi iç dünyasına, o meşhur melankolisine daha da itmiştir.
Karşıyaka ve Soğukkuyu: Bir Şehrin Hafızasında Şekip Bey
Şekip Bey, sadece İzmirli değil, daha özelinde bir Karşıyaka figürüdür. Hayatının son yıllarını Karşıyaka’da geçirmiş, bu semtin sosyal ve kültürel dokusuna dahil olmuştur. İntihar ettiği Zeytinzade kahvesi, o dönemde entelektüellerin buluşma noktalarından biriydi. Onun ölümü, Karşıyaka’nın hüzünlü tarihine kazınmış en derin yaralardan biridir.
Vakit gazetesinin haberinde de belirtildiği üzere, cenazesi Karşıyaka’da büyük bir kalabalık eşliğinde kaldırılmıştır. Oğlu Nasır ile aynı gün defnedilmesi, İzmir halkı üzerinde tarifsiz bir üzüntü yaratmıştır. "İnce duygulu baba" olarak anılan Şekip Bey, oğlunun mezarı yanına gömülmeyi vasiyet etmiş ve bu vasiyeti yerine getirilmiştir. Mezarı, bugün İzmir Karşıyaka’daki Soğukkuyu Mezarlığı’ndadır. Şairin kabri başında yapılan konuşmalar, bir "vatansever" ve "fikir adamı" olarak ne denli sevildiğini göstermektedir.
Unutulan Bir Dehanın Portresi
Tokadizade Şekip Bey, modern Türk edebiyatı ve siyasi tarihinin en özgün, en trajik ve en derin şahsiyetlerinden biridir. İttihatçı ateşiyle yanan bir gençlikten, mebusluk vakarına; sürgün acılarından, evlat kaybının getirdiği o karanlık nihayete kadar her anını "insanca" yaşamış bir münevverdir.
Şekip Bey’i bugün hatırlamak; onun İzmir’e olan aşkını, Bitlis’teki dik duruşunu ve Huzur-ı Hilkatte gibi eserlerdeki o metafizik derinliği keşfetmektir. O, Karşıyaka’nın sessiz sokaklarında yankılanan bir mısra, İzmir’in hürriyet mücadelesinde bir imza ve bir babanın evladına duyduğu o sonsuz sevginin en acı sembolüdür. Tokadizade Şekip Bey, Türkiye’nin en önemli entelektüellerinden biri olarak, hüzünlü ama vakur hikayesiyle keşfedilmeyi bekleyen bir hazinedir.
SEN DE DÜŞÜNCELERİNİ PAYLAŞ!