Sözlükler, kavramların iki boyutlu sayfalara alınmış izdüşümleri değil midir? Türk Dil Kurumu, demokrasi ve laiklik kavramlarının izdüşümlerini şöyle almış:
Demokrasi, halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi…
Laiklik, Devlet ile din işlerinin ayrılığı, devletin, din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız olması…
Demokrasi ve laiklik kavramlarını bu halleri ile değerlendirdiğimizde, nasıl olup da krizler üretebildiklerini anlamakta kaçınılmaz olarak zorlanıyoruz. Öyle ya egemenliğin halka ait olması; egemenlik, filanca kurumun, falanca kişinindir denilmesi mümkün olmayan alternatifsiz bir önerme değil midir? Din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşmesi bakımından yansız bir devlet öneren ve bu haliyle farklı inançlar arasında hakem bir kavram olan laiklik, nasıl olup da çatışma üretebilir?
Bu soruların cevabı; demokrasi ve laiklik kavramlarının, sözlük yapraklarına iz düşümleri alınırken kaybolan üçüncü boyutunda gizlidir. Demokrasi ve laiklik kavramlarının tartışmalı boyutları, derinlikleridir. Yani; halk, nereye kadar egemen olabilir? Yani; devlet ile din arasındaki uzaklık yada yakınlık ne kadar olmalıdır?
Ve nihayet demokrasi ve laiklik tartışmalarını birbiri ile ilişkilendiren, birbiri ile çatıştıran kritik soru; Türk halkı, dini ile devleti arasındaki mesafeyi kendisi tayin edecek kadar egemen midir?
Mesele bu noktada düğümlenip, Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşları olan bizler, demokrasi karşısında laikliği ya da laiklik karşısında demokrasiyi tercih etmek zorunda bırakıldığımızda; tercihimiz hangi doğrultuda olursa olsun, fikri ve vicdani planda özsaygımızı yitireceğimiz "ahlaksız bir teklif" ile karşı karşıyayız demektir.
Türk halkının medeniyet birikimi, kültürel derinliği ve devlet geleneği göz önüne alındığında, kendisine ayva mı daha sarıdır, limon mu daha suludur bayağılığında seçenekler sunmak, büyük bir bühtanda bulunmaktan öte; çözüm yollarını baştan tıkamaktır.
Bu halkın dini ile devleti arasına koyduğu mesafe; barbar elitlerin zorladığından daha kısa ve ham yobazların hayal ettiklerinden daha uzundur. Üstelik çağın uygarlık düzeyi ile mukayeseli olarak incelendiğinde açıkça görülür ki; Türk halkı, tarih boyunca dinin sosyal hayattaki derinliğini, görece aynı hoşgörü ve itidalle belirlemiştir.
Bu ülkede zeytinyağı gibi üste çıkan barbar elitler ile mostralık dizmiş ham yobazlar, Türk halkını temsil etmekten uzak, toplumsal derinliği olmayan aykırı azınlıklardır. Bu derinlik yanılsamasını gidermek için ise yüzeydeki ince tabakayı sıyırmak ve ön sıradaki çürük elmaları kaldırmak yeterlidir.
Türkiye'nin bu gün laiklik ekseninde tartışması ve karara bağlaması gereken sorunları olduğu gibi yarın değişen yaşam dinamikleri, yenilerini de üretecektir. Bize düşen bu tartışmaları milli onurumuza, Türk insanının saygınlığına, istikbaline ve ekmeğine zarar vermeden; hem laiklik hem demokrasi diyerek itidalle sürdürebilmektir.
Bu kritik eşiği aşmaya çok, hem de çok yakınız…